Gökyüzünde süzülen bir balonun gölgesi, rengarenk bir pazar yerinin üzerine düştü. Yemek Sepeti, eski püskü ama bir o kadar da büyüleyici bir hasır sepetti. İçinde Yemek, taze pişmiş bir elmalı tart, mis gibi kokusuyla herkesi kendine çekiyordu. Yanlarında ise Market, tekerlekleri gıcırdayan, kutular ve torbalarla dolu bir alışveriş arabası, neşeli bir şekilde tıngırdıyordu. Üçü de sıradan bir gün geçireceklerini sanıyordu, ta ki o tuhaf rüzgar esip her şeyi değiştirene kadar.
Pazar yerinin ortasında, antika bir aynanın önünde duruyorlardı. Ayna, gümüş çerçeveleri yosun tutmuş, sanki yılların sırlarını saklıyormuş gibi parlıyordu. Yemek Sepeti, aynaya bakarken kendi yansımasını gördü; ama bu yansıma, sadece bir sepet değil, kanatlı bir sepet gibiydi. “Bu da ne böyle?” diye mırıldandı Yemek Sepeti, şaşkınlıkla. Yemek, elmalı tartın altın sarısı kabuğundan başını uzatıp, “Sence bu ayna sihirli mi?” dedi. Market, tekerleklerini döndürerek yaklaştı ve “Sihirli ya da değil, bu aynaya fazla bakmamalıyız. Bana pek tekin gelmedi,” diye homurdandı.
Ancak sözleri havada asılı kalırken, aynadan parlak bir ışık fışkırdı. Işık, Yemek Sepeti’ni, Yemek’i ve Market’i içine çekti. Bir anda kendilerini bir girdabın içinde buldular. Renkler dönüyor, sesler uğulduyor, her şey bulanıklaşıyordu. Yemek Sepeti, “Tutunun!” diye bağırdı, ama kime bağırdığını bile bilmiyordu. Sonra birden her şey durdu. Sessizlik. Üçü, kendilerini yumuşak bir çim zeminde buldu. Etraflarında devasa mantarlar yükseliyor, gökyüzü mor ve turuncu renklerle dans ediyordu. Burası, bildikleri hiçbir yere benzemiyordu.
“Burası neresi?” diye sordu Yemek, tartın içinden fırlayarak. Kokusu, etraftaki tuhaf çiçekleri bile kıskandırıyordu. Market, tekerleklerini kontrol ederek, “Sanırım başka bir dünyada. Şu mantarlara bak, sanki ev büyüklüğünde!” dedi. Yemek Sepeti, etrafına bakarken, “Bu ayna bizi bir maceraya sürükledi. Geri dönmek için aynayı bulmalıyız,” diye karar verdi. Ama ayna ortada yoktu. Onun yerine, uzakta parlayan bir kale gördüler. Kalenin kuleleri, şeker kamışından yapılmış gibiydi ve pencereleri çikolata kaplıydı.
Üç arkadaş, kaleye doğru yola koyuldu. Yemek Sepeti önde, Yemek onun içinde zıplıyor, Market ise kutularını tıngırdatarak peşlerinden geliyordu. Yol boyunca, konuşan çiçeklerle karşılaştılar. Çiçekler, “O kaleye sakın gitmeyin! Orada Şeker Şefi yaşıyor, her şeyi tatlıya çevirir!” diye uyardı. Yemek, “Tatlı mı? Ben zaten tatlıyım!” diyerek güldü, ama Yemek Sepeti ciddiydi. “Eğer geri dönmek istiyorsak, o kaleye gitmek zorundayız. Belki ayna oradadır,” dedi.
Yolculukları sırasında, bir nehrin kıyısına vardılar. Nehir, çikolata şurubundan akıyordu ve kenarlarında marshmallow kümeleri vardı. Ancak nehrin üzerinde köprü yoktu. Yemek Sepeti, “Bu nehrin üzerinden nasıl geçeceğiz?” diye düşündü. Market, içindeki torbalardan birini karıştırdı ve bir paket kraker çıkardı. “Bunu kullanabiliriz!” dedi. Krakerleri nehirdeki marshmallow’lara yapıştırarak bir sal yaptılar. Yemek, salın üzerine zıplayıp, “Bu harika! Hem yüzüyoruz hem de atıştırmalık var!” diyerek neşeyle güldü. Yemek Sepeti, salı yönlendirirken, “Odaklan, Yemek! Bu çikolata nehri bizi yutabilir,” dedi.
Sal, nehirde süzülürken, birden suyun içinden parlak pullarla kaplı bir yaratık fırladı. Bu, dev bir şeker balığıydı! Balık, “Bu nehir benim! Ne işiniz var burada?” diye kükredi. Yemek, korkusuzca, “Biz sadece geçiyoruz, lezzetli dostum! Biraz elmalı tart ister misin?” diyerek tarttan bir parça uzattı. Balık, kokuyu alınca sakinleşti ve “Pekala, geçebilirsiniz. Ama Şeker Şefi’ne dikkat edin!” dedi. Yemek Sepeti, balığa teşekkür ederek salı ilerletti.
Nehrin ötesine geçtiklerinde, kaleye vardılar. Kale, gerçekten de şekerden yapılmıştı. Kapıları karameldi, duvarları naber şekeriyle kaplıydı. Ancak kapıda, dev bir sakızlı ayıcık nöbet tutuyordu. “Kimsiniz siz?” diye sordu ayıcık, elastik kollarını sallayarak. Market, cesaretini toplayıp, “Biz gezginleriz! Aynayı arıyoruz,” dedi. Ayıcık, “Ayna, Şeker Şefi’nin hazinesinde. Ama oraya ulaşmak için üç sınavı geçmelisiniz,” diyerek gülümsedi.
İlk sınav, bir labirentti. Labirent, çikolatalı gofretlerden yapılmıştı ve her köşede yanlış yollar vardı. Yemek Sepeti, “Bu labirenti çözmeliyiz. Yemek, kokun bize yol gösterebilir mi?” diye sordu. Yemek, elmalı tartın kokusunu havaya saldı. Koku, labirentin doğru yolunu işaret eden bir rüzgar gibi onları yönlendirdi. Market, “Bu koku, sihirli olmalı!” diyerek hayranlıkla takip etti. Labirenti geçtiler, ama yorgun düşmüşlerdi.
İkinci sınav, bir bilmeceydi. Şeker Şefi’nin taht odasında, bir naber şekeri heykeli, “Ben tatlıyım, ama yenmem. Parlak bir kapım, ama evim değilim. Nedir bu?” diye sordu. Yemek Sepeti, düşünürken, “Bu bir şeker kavanozu!” dedi. Heykel, doğru cevabı duyunca kenara çekildi ve geçmelerine izin verdi.
Son sınav, en zoruydu. Şeker Şefi’nin kendisi karşılarındaydı. Şefi, dev bir jelibon tacı giymiş, elinde lolipop bir asa tutuyordu. “Aynayı istiyorsanız, benimle bir tatlı düellosuna gireceksiniz!” dedi. Düello, en lezzetli tatlıyı yapmaktı. Yemek, “Bu benim işim!” diyerek öne atıldı. Yemek Sepeti ve Market, Yemek’e yardım etti. Market’in torbalarından taze meyveler, krema ve baharatlar çıkardılar. Yemek, elmalı tartın sihrini kullanarak bir meyve şöleni tatlısı yaptı. Şeker Şefi, tatlıyı tadınca, “Bu, benim yarattığım her şeyden güzel!” diyerek yenilgiyi kabul etti.
Şeker Şefi, aynayı onlara verdi. Ancak aynayı kullanmadan önce, Şefi bir sır verdi: “Bu ayna, sadece bir yere götürmez. Kalbinizin istediği yere gider.” Yemek Sepeti, Yemek ve Market, birbirlerine baktılar. “Biz eve dönmek istiyoruz,” dediler hep bir ağızdan. Ayna parladı ve onları tekrar pazar yerine geri getirdi.
Pazar yeri, bıraktıkları gibiydi, ama üçü de artık aynı değildi. Yemek Sepeti, kanatlı bir sepet gibi hissettiğini söyledi. Yemek, kokusunun dünyalar değiştirebileceğini öğrenmişti. Market ise torbalarının her zaman bir sürpriz sakladığını fark etmişti. Üçü, bir sonraki macerayı hayal ederek pazar yerinde ilerledi. Belki bir gün başka bir ayna, onları başka bir dünyaya götürecekti.
Ama şimdilik, güneş batarken, Yemek Sepeti, Yemek ve Market, pazar yerinin renkli kalabalığında kayboldu. Her biri, bir sonraki maceralarını düşlüyordu, çünkü artık biliyorlardı ki, sıradan bir Yemek, Yemek Sepeti ya da Market bile, sihirli bir yolculuğun kahramanı olabilirdi.
